sorular içinde ara
yeni soru sor
son sorular
son cevaplar
kategoriler
  • süslü
  • moda alışveriş
  • kuaför & güzellik merkezi
  • sağlık
  • spor
  • gönül işleri
  • aile arkadaş ilişkileri
  • cinsellik
  • eğitim & kariyer
  • seyahat
  • pet
  • sanat
  • bürokrasi
  • diğer
girdi yaz
medya ekle
  • linki kopyala
  • şikayet et
  • girdiler (5)
  • medya (0)

1. (yazar: esans) başlığı açmış, üstüne "brendaa? telefon sana!" deyip ahizeyi elime tutuşturup kaçtı :)

benzer içerikte yazılarım oldu, bu konularda da hep aynı mesajı veriyorum, bir kişiye ulaşsam kâr diye düşündüğümden yazdıkça yazıyorum.

hatta, o kadar çok yazdım ki, sanırım en sonunda kendime de ulaşabildim.

okunmaktan başka talebi olmayan biri olduğumu da göstermek adına, bu yazıyı beğendiyseniz sizden yazıyı eksilemenizi rica edeceğim.

zaten tüketim toplumu olumlu oyları değil; olumsuz oyları hak ediyor bence. (zoraki gülümsüyorum)

başlayalım. bu kez olayı farklı bir açıdan ele alacağım:

(yazar: pinar)ın en beğenilere giren (no:31471) nolu girisinin 33 beğeni mesajı vardı bu metni yazdığım esnada. Bu süslü sözlük denen ve kafa adamların bir araya geldiği nadide oluşumda, 33 kişi pinar'ın "biz, ne yapıyoruz böyle?" sorgusuna "aynı fikirde olduğunu" belirten olumlu oyu vermiş. ben bu girinin fark edilip okundukça daha yüksek oy alacağını da düşünüyorum ama şimdilik 33 sayısını simge olarak seçiyorum.

yani aslında, buradaki 33 kişide bir sorgulama var. bir tatminsizlik, bir boşluk duygusu belki de. bende de var, o yüzden bu kadar giydiriyorum ya bu sisteme. bir insana güzel denmesi veya çirkin denmesine bu yüzden savaş açıyorum, güzelliğin subjektif değil objektif olarak görülmesi için mücadele ediyorum kendi çapımda. çünkü bir idol seçilip size "bu güzeldir, buna benzemiyorsanız güzel değilsiniz" aşılandıkça, ona ulaşmak için tüketeceksiniz.

Ne o, tüketim toplumuna mı geldik? Biraz. ısınma turları bunlar.

tüketim toplumunun doğum sancıları yaşadığı yıllarda, üretim yapan firmaların tek bir amacı vardı. ürettikleri malın satılması için, insanların o malı ihtiyaç olarak görmesi gerekiyordu. müşterinin ihtiyacı olacaktı ki, o malı alsın. sonra ip öyle bir şekilde koptu ki, firmaların böyle bir ihtiyaç yaratmasına gerek kalmadı. firmalar daha büyük oynuyordu artık, "kimlik" satıyorlardı.

(no:15038) nolu (gbkz: gösterişçi tüketim) başlığında şöyle özetlemiştim durumu, "insanlar artık kendilerini bir marka ile tanımlamaya, alabildikleri ile statülerini göstermeye ve bu sayede güçlü hissetmeye çalışıyorlar."

bu konuda ferrari ile şahin markalarını karşılaştıralım mesela. (güvenlik, sağlamlık, konfor gibi kısımlara girmeyeceğim)

İkisi de arabadır, ikisi de bir yerden bir yere götürme amaçlı üretilmiş araçlardır. ancak ferrari'yi satın alabilen kişi, bunu yapabilecek güç, zenginlik ve statüde olduğunu göstermek ve kendini alt sınıflardan ayırmak için bu markaya yönelir. iphone'u alan kişi, iphone'un kendisine kattığı "iphone kullanıcısı" etiketini üzerinde taşımak ister. rolex saati takan adam, sadece zaman ölçen bir eşyaya o biçilen fiyatı öderken aslında kendisini diğerlerinden farklı hissetmek ister.

Özel, farklı... anahtar kelimelerimiz bunlar.

tüketim toplumu öncesinde, hani şu kıtlığın ve fakirliğin tavan yaptığı ancak çocuksu masumiyetimizi yitirmediğimiz dönemlerde kaç oyuncağımız vardı? kaç farklı ayakkabımız vardı ki? bayramdan bayrama alınan kıyafetleri hatırlayın. eşyaların kırıldığında tamir edildiği, yırtılan elbiselerin yamanıp tekrar giyildiği dönemden bahsediyorum. şu aralar 30 yaş civarında olan 80'ler çocukları ve bu dönemi ucundan yakalamış 90'lar çocukları bu dönemi gördü ve bu dönemde büyüdü. değer bilirdik, zira kaybettiğimiz şeyi yerine koyma şansımız azdı. hani şu "ya sıra arkadaşım görür de canı çekerse" diye beslenmemize muz koymadığımız ince ruhlu günlerimizden bahsediyorum.

nostalji değil amacım, o günlerin özelliği şuydu: herkes gibi ol. O dönemin reklamlarına bakın, "herkes bu külotlu çorabı giyiyor", "sen de komşun aysel hanım gibi pril kullanmalısın" içerikli mesajlar verirlerdi.

bireysellik akımıyla birlikte "sen ondan farklı ol", "sen özelsin", "sen bambaşkasın ya, öyle böyle değilsin" içerikli mesajlar vermeye başladı reklamlar. "ben senin bildiğin kızlardan değilim" dedi cins-i latifler. içimizdeki kimlik arayışı ve "ben kimim?" sorgulamalarımıza, bel altı darbeler yediğimiz ilk zamanlardı o günler.

sonra herkese değil, belli bir kesime ürün satmanın ve markalaşmanın uzun vadede daha iyi para kazandırdığını fark etti şirketler. insanların kim olduklarını gösterme arayışlarına el attılar, "biz yardım edelim, bırakın sizi telefonunuz/ arabanız/ saatiniz/ takım kıyafetiniz yansıtsın" dediler. belki de kolayımıza geldi kişiliğimizi üzerimizde taşıdığımız nesnelerle yansıtmak. Maslow amca demişti ya, (link: http://www.suslusozluk.net/b/maslow%27un-ihtiya%C3%A7lar-hiyerar%C5%9Fisinde-g%C3%BCzelli%C4%9Fin-yeri ihtiyaçlar hiyerarşi)'sinde 3. basamakta ait olma ihtiyacı var diye. biz de bizim gibi düşünen insanlara ulaşmanın kolay yolu olarak görmüş olabiliriz bunu, bilmiyorum.

bu noktada tüketim toplumu doğdu. insanların içindeki o arayışı, o doldurulamayan boşluğu doldurmaya çalışmasından faydalandı (link: http://www.suslusozluk.net/b/kapitalizm kapitalizm). dedi ki "bak, bu ürünü alırsan mutlu hissedeceksin." haklılardı, alışveriş ettikçe mutlu hissettik, kısa vadeli. ödediğimiz uzun vadeli faturalar kadar bile sürmedi mutluluğumuz.

bize satış yapmak için, bize özel hissettirirken, bizi tektipleştirdiklerini görebiliyor musunuz? aynı kişilere güzel diyoruz, aynı modayı takip ediyoruz, aynı marka telefonları kullanıyoruz. işte içinizi kemiren o "ben nerede yanlış yapıyorum?" sorusu, bu amaçsızlıktan doğuyor. "alsam mı, almasam mı?" kararsızlığında kaldığınızda "bir kez geliyorsun bu hayata", "yolo", "parayı harcamak için kazanıyorsun, harca gitsin, mutlu ol yeter", "kendini şımart hadi" türü cümlelerle size ihtiyacınız olmayan şeyleri almaya yöneltiyorlar.

hız çağına soktular bizi. bir an önce tüket! hızlı ol! koştur! sevgilin hoş biri değil mi, ilişkiyi kurtarmayı deneme, yeni birini dene! karnını doyurmak istiyorsan fast food var! dayanıklı bir tişörtü 15 sene giyip etrafa fakir bu mesajı verme, 3 ay giyilip atılan tişörtlerden 30 tane al, değiştire değiştire giy! a bak, mekkozmetiks yeni hede serisi çıkardı, aynı renk kırmızı rujdan 27568290 tane var sende ama olsun, al! şarkıyı indir, filmi kaldır, telefonu değiştir, kitabın özetini oku, youtube videosu bile izleyemeyecek kadar sabırsızlanıp 7 saniyelik vine'ları izle, kendini 140 karaktere sıkıştır! kısaca, tüketim toplumu tükenen topluma dönüşüyor.

Bu metni bile uzun geldiği için okumayacak kadar tükenmişler var aramızda. özet geçeyim, "tüketin" toplumu çok rerörerö.

17 eylül 2014 22:04

2. kapitalizmin ne varsa önüne katıp uçurumun dibine yuvarladığı toplum modeli. uçurumdan düşeceğiz, bundan sonrası yok, çünkü hedonizm yani ağır hazcılık deryasında boğulup mutsuz oluyoruz. son demlerindeyiz diye düşünüyorum, çünkü tüketebilen kesimler son birikimlerini harcayıp borçlanmada limitleri dolduruyor, bu topraklarda en azaından bir 5 sene kadar ağır bir tüketimsizlik veya tükememezlik hakim olacak gibi. biz değil ama kapitalizm kendi kendinin belasını verecek.

ayrıca yukarıdaki süslüye not: durumumuz yok diye okudum...

17 eylül 2014 22:49

3. Kadınların güç istemesine dikkat çekildiği için bu konuda ekleme yapmak istediğim başlık. Kadınlar güç ister, gücü sever, yeri gelince güce de tapar. Peki bu güç dediğimiz olay nedir? Kendi bakış acıma göre ne iphone, ne araba ne marlboro'dur. Bence erkekte olması gereken güç "kadına kadınlığını hissettirme ve ona bu hayatta yol arkadaşı olabilecek güçte olma" dır. Zor zamanlarda kadına bakma, hastalıkta sağlıkta onunla olma, birlikte paylaşım temelinde ortak bir hayatı başarı ile yürütecek güvenceyi verebilme... Yani bir kadın "başıma ne gelirse gelsin bu adam benim yanımda ve benim için her şeyi yapacaktır, ona güveniyor ve kadınlığımı, hayatımı ona adamaktan hiç de çekinmiyorum, çünkü o da bunu yapıyor biliyorum" diyebiliyorsa bu o adamın güçlü bir adam olduğunu gösterir. Güç ve güven de budur bana göre. Kadın bunu gördüğünde sanmıyorum ki bir iphone, bir araba veya bir marlboro'ya Tav olsun.

18 eylül 2014 13:08

4. tüm gün çalışıyoruz, para kazanıyoruz. şehrin dumanından pisliğinden etkileniyoruz, çalışmak için her yer bina oldu, doğal alan kalmadı tabi... haliyle yoruluyoruz, üstüne bir de bilgisayar başında zaman geçirip gözlerimizi yoruyoruz. sonra o kazandığımız paralarla yorgunluğumuzu giderici yaşlanma karşıtı vs ürünler alıyoruz.

bu ne yaman çelişki değil mi?...

geçen gün yeni tanıştığım kadın bir iş arkadaşım bana gözlerin çok güzel, sen çok güzelsin dedi. ben de yeşil gözlüğüm güzelim diye dedi sanıp teşekkür ettim. (gizlinot: çirkinim diyemem ama orta ayarda güzel buluyorum aslında kendimi :p) yok öyle değil, tabi yüzün gözün de güzel ama gözlerinin içi parlıyor ve çok samimi gülümsüyorsun, içtensin dedi.

gerçekten bir kadını, hatta bir insanı en güzel yapan şey samimiyeti, içten gülümsemesi. çünkü ben de aynı şeyi bana bunları söyleyen arkadaşım için hissetmiştim...

bazı şeyler tüketilmemeli.

18 eylül 2014 13:35

5. zeynep zor ya da kardashian'lar gibi insanlar tarafından odun atıldıkça daha da harlanan ateş.

ekşiden (link: https://eksisozluk.com/entry/63611826 alıntı) yapayım: "...para kazanmanın hiç olmadığı kadar zorlaşması patronları acımasız olmaya itiyor. yani reaksiyon her yerde. dünyanın en zengin 60 kişisi en fakir 3.5 milyar kişisi ile aynı servete sahip. veya en zengin yüzde 1 eşittir geri kalan yüzde 99. ve fark sürekli açılıyor. zenginler güvenle büyürken altta kalanlar payını arttırmak için hiç olmadığı kadar acımasız olmak zorunda. batı bunu refahı nispeten dağıtarak çözdü. ama onlarda çıkmaza doğru kaymaya başladı. dünyanın geri kalanı zaten saatli bomba.

bu kociş gibi tipler, ateşle oynuyor. göze parmak sokuyorlar. insanlarda hırs nefret gibi duyguları arttırıyorlar..."

21 ekim 2016 17:42