sorular içinde ara
yeni soru sor
son sorular
son cevaplar
kategoriler
  • süslü
  • moda alışveriş
  • kuaför & güzellik merkezi
  • sağlık
  • spor
  • gönül işleri
  • aile arkadaş ilişkileri
  • cinsellik
  • eğitim & kariyer
  • seyahat
  • pet
  • sanat
  • bürokrasi
  • diğer
girdi yaz
medya ekle
  • linki kopyala
  • şikayet et
  • girdiler (17)
  • medya (12)

1. her şey, havaalanında sırf eğlenmek için hizmetli odasında seviştiğim adamın babasının ölüm haberini almamla başladı. fisher ailesine dahil oluşum da o kötü anıya rastlar.

defin işlemlerini halleden, ölümü meslek haline getirdiği için hayatla ölüm arasında sıkışmış gibi görünen fisher ailesinin, bir ölüm haberiyle pamuk ipliğine bağlı bağnaz düzenlerinin dağılıp herkesin sakladığı sırların ortaya dökülüşünün hikayesidir anlatılan. üstelik bu hikaye, bir cenaze evinin sıkıcı ve depresif ortamına rağmen oldukça sıradışıdır. toplumun yargıladığı, kınadığı, hoşgörmediği ne varsa gözünüze sokar; bir süre sonra öyle kanıksarsınız ki, yaşananlar şaşırtmaz sizi.

hayatın -o görmek istemediğimiz- acı tarafını simgelediği için, havasında bile daima hüzünün asılı olduğu bir evde yaşayan 3 kardeş, bir çalışan ile bir annenin ve onların hayatlarına bir şekilde bulaşan diğer insanların; bazen komik, bazen trajikomik, bazen dram, bazen kara mizah tadındaki yaşadıklarıdır six feet under.

ama en çok da ölümü anlatır, onun altı feet aşağıda değil de daha yakında olduğunu hissettirir. bu dizi en çok ölüm kokar; en korktuğumuz haliyle, en komik haliyle, en acımasız haliyle, en huzurlu haliyle yansıtır onu. bazen öyle etkili olur ki bu; bir bölümde yaşanan tüm olayları bölümün başında gerçekleşen tek bir ölümle özetleyebilir bu dizi. serttir, mesajını dolandırmadan verir ve bu ailenin hikayesi sona erdiğinde boğazınızda bir yumru ile bırakır sizi.

sonuçta ölüm de, ne kadar geç gelirse gelsin, daima insanı boğazında bir yumru ile bırakır insanı.

(ukteydi, doldu)

27 eylül 2014 21:19 27 eylül 2014 21:20

2. izlediğim en iyi dizilerden ilk üçte yer alır.

her bölüm bir insanın ölümüyle başlar. (gizlinot: ve her ölüm bana bir kez daha hayatı sorgulatır. )

karakterler çok iyi çizilmiş, oyunculuklar harika, müzikler gerçekten iyidir. ilişkiler, yaşam, aşk, aile, doğruluk, görece gibi kavramları irdeler.

favori karakterim kesinlikle; ruth.

28 eylül 2014 08:54 28 eylül 2014 09:00

3. Bu aralar 3. sezonunda olduğum pek bir izlenesi dizi. Başka hiçbir diziye benzemez çünkü başka hiçbir dizi ölümü bu kadar iyi anlatamaz

28 eylül 2014 22:53

4. Nihayet başladığım dizi. Brenda'cığımla da tanışmış oldumm. :)

6 ekim 2014 00:53

5. En sevdiğim dizi. Bambaşka bir şey. Brenda'ya nefretim de bitmedi.

25 ocak 2015 16:29

6. Insana dair bir dizi. Sezonlar boyu karakterlerin nasıl evrildiğine şahit olduğunuz , sürekli empati yaptığınız karakterler yaratmış senaristler. Bence dizi izlemeyi seviyorsanız bi şans verin.

13 aralık 2015 01:16 13 aralık 2015 01:19

7. oyunculukların şaheser kıvamında seyrettiği, zaten akabinde bir sürü oyuncuyu piyasaya sürmüş, 2000 yapımı muhteşem dizi.

fisher ailesini de, tüm enteresanlıklarına rağmen chenowith ailesini de çok seviyorum. zaten ikisi beyazla siyah olarak kurgulanmış, birbirinin tam zıttı gibi gözüken aileler. fakat kimsenin kimseden çok da farkı olmadığını anlıyorsunuz bu dizi içinde. herkes her şeye dönüşüyor, sezonlar boyunca. son bölümlere yakın venessa ile konuk oyuncu arasında şöyle bir diyalog geçiyor:

- my brother is dead.

+ i know, i'm sorry, i'm sure he was a good man.

- he was fine. that's all he needed to be. that's all anyone's need to be.

bence de hayat böyle, önemli olan kötü olmadan elinden geldiğince yaşamaya çalışmak. bu arada brenda'yı çok seviyorum, kadın gözümüzün önünde uğraştı durdu, kendini parçaladı normal bir hayat süreyim diye. sevmediğim tek karakter son bölümlerde dahil olan maggie, tam bir sinsi. nate de zaten ne zaman ne istediğini bildi ki şimdi bilsin, rüzgar nereye çekse oraya gider kendisi. yakışıklılığından kurtarıyor neyse ki.

bu arada, son bölüm ciğer parçalar, evlere ateşler salar, kavurur. kısaca izleyin, izletin efendim.

8 ocak 2016 14:24 8 ocak 2016 14:32

8. izlemeyi denediğim, ilk sezon sonrası uzun süre araverdiğim, sonra yine başlayıp devam ettiremediğim, ağır işleyen ve insana sıkıntı veren dizi. depresif ve karanlık, hatta çekimleri bile soluk, renkler daha silik gibi. ama içeriği derin, düşündürücü. sürükleyici olmaması bir yana, senaryosunu oldukça başarılı buldum. olumsuz yorumlarıma bakıp da esgeçmeyin, çoğu yerde en başarılı diziler listesinde yer alır.

7 şubat 2016 23:49

9. bir gece uyku tutmayınca ilk bölümünü açıp izlediğim, her sezon bittikten sonra "yeni sezona hemen başlamayayım hemen bitmesin." diye kendimi tutmaya çalışsam da bir ay içinde beş sezonu bitirip dün finalini izlediğim dizi. dizi lafın gelişi, en az hayat kadar gerçek.

çok dizi izleyen biri değilim; birkaç dizi, yüzlerce film izledim şimdiye kadar. hiçbir yapımda, etrafımdaki hiçbir insanda iç dünyamın karşılığını bu kadar bulamadım. bana çok şey kattığını düşünüyorum, ömrüm boyunca da unutamayacağıma eminim.

cenaze evi işleten, cenaze evinde yaşayan bir ailenin baba öldükten sonra yaşadıklarını anlatır. dizinin başrolü ölümdür. günlük hayatta bu kadar kaçtığımız, yoksaydığımız ölümü gözümüze gözümüze sokar. kimi korkunç, kimi saçma, kimi hüzünlü onlarca ölüm izlersiniz. ölümle başlar, ölümle biter. buna rağmen -belki de bunun için- hayatı bu kadar derin anlatabilen başka bir dizi yoktur. yaşam, ölüm, aşk, aile, sadakat, sanat; hepsine dair analizler yapar. Bir sonraki bölüm ne olacak diye izlemezsiniz, aksiyon ve merak yok denecek kadar azdır. buna rağmen karakterler öyle bir kurulur, diyaloglar öyle alt üst eder ki alıp götürür.

herkese önerilecek dizi değildir. herkesin seveceği bir dizi de değildir. Ama özümseyerek izleyen herkesi başka biri yapacağına eminim.

buradan sonrası spoiler içerir.

baba nathaniel'in hayali benim için dizinin en güzel sahnelerinin başrolüydü. karakterleri öyle etkilerdi ki, bazen cesaret verir, bazen dalga geçer ama söyledikleri her zaman çok katmanlı bir kitap gibidir. "Buddy boy" deyişi ayrıca harikadır.

ruth... benim için yeri çok ayrı, çünkü onda annemi görüyorum. erken yaşta evlenip çocuk doğurması (gizlinot: ruth nate'i, annem beni), hayatının ailesi ve eviyle sınırlı olması, hep başkaları için yaşaması, her şeye karışması, çocuklarıyla daha yakın olmak istese de olamaması ve o mutfağın içindeki sonsuz yalnızlığı. "annelik dünyadaki en yalnız şey." Demişti, bu lafı duyduğum an uzaktaki anneme sarılıp ağlamak istedim. seni seviyorum ruth, seni de canım annem.

nate... başlarda tam bir serseri iken brenda ile ilişkisi ve çocuğunun doğumu ona boyut atlattı. dizinin en çok öne çıkan karakteridir. yargılamaz, sorgulamaz, bir gülümsemesi içinizi ısıtır. bir insana nasıl destek olacağını çok iyi bilir. o öldükten sonra herkes dağılmıştır. siyah tişörtü ve şortuyla koşuşu, claire'ın arabasının dikiz aynasından yavaş yavaş kayboluşu, "you can't take a picture of this, it's already gone." deyişi unutulmaz.

david. ürkek, kırılgan, sarılıp teselli etmek istiyorsunuz, dizinize yatırmak istiyorsunuz. öyle bir bebek. keith ile olan ilişkisi tüm homofobiklere ders niteliğinde izletilmelidir. eşcinselliğini kabul süreci, aşkına sahip çıkışı, keith ile birbirlerine aşk dolu bakışları, o sorunlu çocukları evlat edinişleri harikadır. ama en harika olan ne biliyor musunuz, ki finalde hıçkırıklarımı en çok arttıran sahne de bu, keith'ın ölümünden 15 yıl sonra, eski yakışıklılığından eser kalmamış, yaşlanmış, saçları dökülmüş bir şekilde ailesiyle gittiği piknikte boş gözlerle bir an keith'ın hayalini görmesi, gözlerinin büyümesi, keith'ın ona gülümseyerek bakması ve ölmesi. göz göze geldikleri an arkadan çalan breathe me. ah be.

claire hakkında en çok söyleyecek şeyimin olduğu, bu yüzden beni en çok zorlayan karakter. Büyüme sürecine şahit olduk. çoğu zaman olaylara bakışını ve tespitlerini yerinde buldum. Nate'İn arkasından hissettikleri, arabasını sürüşü, 102 yaşında gözlerini dünyaya kapatırken başucunda çektiği fotoğraflar... anlatabilmem mümkün değil, belki başka zaman.

Şu meşhur finali ilk izlediğimde ağlayamadım. şok oldum, kanım dondu, herkes ağlamış ben niye ağlayamadım acaba diye düşündüm, üzüntüden konuşamadım ama ağlayamadım. sonra birkaç saat sonra -ki bu sürede sadece diziyi düşündüm- son 10 dakikayı tekrar izledim ve hüngür hüngür ağladım. az önce izledim ve daha da çok ağladım. gün içinde aklıma geldikçe içime bir ağırlık çöktü. aniden gözlerim doldu, sesim titredi. izlemeyen abarttığımı düşünür, bilmeyen anlamaz.

hiç yoktan hayatıma bir sürü karakter soktum. krizlerine, aşklarına, kavgalarına, mutluluklarına, mutsuzlıklarına şahit oldum. o kadar gerçek ki, şimdi hepsi gitti ve içim acıyor. gerçi en erken ölen ruth 2025'de ölüyor, şu an hala bir yerlerde yaşıyorlar yani. David ve keith hala aşıklar, olur olmadık sarılıp öpüşüyorlar, evlatlık aldıkları çocuklar 20'li yaşlarında, benden bile büyükler, anthony ile yaşıtız belki. ruth çok yaşlanmış, george ile beraber. claire 30'larında. kim bilir ne yapıyor. sizi çok özleyeceğim be. hepiniz bana çok şey kattınız, sizi ve aranızdaki bağı çok özleyeceğim.

"You can't take a picture of this. it's already gone."

9 mart 2016 21:11

10. bu sözlük sayesinde iki yıl önce başladığım, gayet keyifle izlerken 4. sezonunda bıraktığım ve bir yıldan fazla süredir devam etmediğim dizi. neden öyle oldu ben de bilmiyorum, bir ara 4'ten devam edip bitirmek istiyorum ancak araya soğukluk girdi. özledim seni brenda chenowith, ne haltlar yedin acaba 4.sezondan sonra. :d

3 temmuz 2016 18:03