sorular içinde ara
yeni soru sor
son sorular
son cevaplar
kategoriler
  • süslü
  • moda alışveriş
  • kuaför & güzellik merkezi
  • sağlık
  • spor
  • gönül işleri
  • aile arkadaş ilişkileri
  • cinsellik
  • eğitim & kariyer
  • seyahat
  • pet
  • sanat
  • bürokrasi
  • diğer
girdi yaz
medya ekle
  • linki kopyala
  • şikayet et
  • girdiler (14)
  • medya (2)

1. ekonomik kriz. kimilerine göre 2001 yılından beri içinden tam olarak çıkamadığımız, kimilerine göre de salı sallanır, çarşamba çarşafa dolanır diyerek sürekli ertelenen ve varlığı görmezden gelinen ülkenin çileden çıkması durumu.

tetik neydi? ilk tetik (körfez savaşı kısmını saymıyorum) 1998 rusya krizi ile gelen rusya'ya ihraç ettiğimiz ürünlerin miktarında ciddi azalma ve durma noktasına gelmesi ile başlıyor. asya ülkeleri o zamanlar ciddi bir kriz içindeler. krizdeki ülke ithalatını minimuma indirir. minimuma indirirse siz o ülkeye bir şey satamaz hale gelirsiniz. tüm bu işlemler dolar ile yapıldığından da gelir/gider hesabınız tutmamaya başlar ve bütçe açığı verirsiniz. ne olduğunu anlamadan ithalatınız ihracatınızın üstüne çıkar.

ikinci tetik 1999 depremi ve bu depremin sanayi kollarını ve vatandaşı uğrattığı zarar ile geldi. milyonlarca dolar zarar, eli ekmek tutan insan kaybı ve genel olarak dünya piyasalarındaki sıcak paranın azalması ile ortalık bir anda karışmaya başladı. bu süre zarfına kadar vatandaş tüm bu olan bitenin ülkenin pimini çeken olaylar olduğunun pek de farkında değil. ülkenin yöneticileri düzeni tutturmaya ve ortalığı toplamaya çalışırlarken 19 şubat günü pişmaniyeye dönmüş sinirler ve yoğun baskının dayanılmaz ağırlığı ile ahmet necdet sezer ve bülent ecevit birden sen şöylesin hayır sen böylesin!!!1 kavgasına girer. ikisi de ülkenin bekası için bir şeyler yapmaya çalışır fakar bu sorun ülkeden bağımsız olarak tüm dünyayı etkisi altına almış manyakça bir durumdur. dolar kuru bu kavganın ardından bir gecede %40 yükselerek deprem etkisi yaratmaya devam eder. fakat internet o zamanlar kaşıkçı elması gibi bir şey olduğundan ülkedeki insanların büyük çoğunluğu bu krizin sadece ve sadece ecevit ile ilgili olduğunu düşünür ve apar topar kasalar fırlatılır, kaldırılıp bir kenara fırlatılırlar. bu öyle bir kriz ki, bankalar günlerce ödeme yapamıyor, türkiyenin kredi notu düşürülüyor, eflasyon %70leri vuruyor, insanlar sokaklarda kendilerini yakıyor, özellikle ticaret yapanlar bir bir intihar ediyor, aileler parçalanıyor ve daha bir sürü şey. akıl almaz bir ortam. büyük çoğunluğumuz o zamanlar ilkokul çağında.

aynı yıl dünya sıcak para durumlarını toparlıyor ve bir anda hiç istemediğiniz kadar dolar piyasada dolaşmaya başlıyor. amerika üçe beşe bakmadan gelişmekte olan ülkelere habire dolar verip "bu dolarları size ekmeğe katık yapıp yiyin diye değil gelişin ve borcunuzu ödeyin diye veriyorum kıpss" diyip duruyor. sıcak paranın akışı ile ülkede birden bir umut ışığı doğuyor. daha doğrusu bunu fark edenler siyasiler. kemal derviş ekonominin başına geliyor, ardından ak parti alternatif ve krizi toplayabilecek bir parti olarak görülüp iktidara getiriliyor. işteee, burdan sonrası biraz karışıyor. havadan gelen dolarlar ile piyasa toplanıyor. sanayi kollarında üretim yeniden devam ediyor. gelen dolarların bir kısmı ile "yiyor ama çalışıyor" un ilk göstermelik kısmı olan "çalışıyor" bölümü başlıyor. kah duble yollardan girilyor kah eğitimden çıkılıyor, din bezirganlığı zaten bayrak sallıyor. kriz ardından dolar bolluğu ile ülkeyi kendi haline bıraksanız bile zaten rayına oturacak fakat bunu düz vatandaşa anlatamazsınız. akp'nin başa gelmesinin krizi tamamen durdurduğu düşünülüyor (ki 2001 krizinde defalarca kez batmamamız için devasa önlemler alınmış ve gelen darbeler püskürtülmüştür). neyse efenim, tüm bunlar olurken cebe hala dolar dolmaya devam ediyor ve birden dahiyane bir fikir geliyor:

--------->>>emlak!!!!<<<----------

ben <3 beton ve ben <3 dolar diyen herkes (akp yakınlığı kaydıyla) deliler gibi ev yapma yarışına giriyor. kısa vadede para kazanmak istiyorsanız bina diker ve satarsınız. üstelik fabrika kurmaktan ve işletmekten de kolaydır. işte bu ahval ve şeraitle birden bire arsa savaşları çıkıyor, imarı olmayan araziler için imar savaşı çıkıyor, tarım arazileri imara açılsın diye ayrı bir savaş veriliyor, 99 depremi sonrası vatandaşın sağlam konutta oturma isteği ve deprem korkusu ile bunlar perçinleniyor. 95487693 sene ödeme ile ev sahibi olabilirsiniz sloganları ile tıpkı abd'de olduğu gibi bizde de mortgage (latincesi ölüm sözleşmesi demek olan bu sihirli kelime) kavramı insanların beynine yer ediyor. internet hala yaygın değil. piyasalar ve amerika'da mortgage yüzünden şişen emlak balonunun da kimse farkında değil (açalım, emlak balonunun sebebi emlak fiyatlarının aşırı derecede artması ile oluşan, değeri normalde 500bin tl olan evin 2 milyon tl'ye satılması durumu. fakat bu sonsuza kadar süremez). 2007 yılına gelindiğinde emlak balonu şişmeye ve amerika ödeme planı bile sunamayan insanlara 99 yıl taksitle ev satarken verilen paranın karşılığı olmaması ile yeniden bir sıcak para sorunu yaşanmaya başlıyor ve en nihayetinde emlak balonu amerika'da patlıyor. ardından yeniden bir küresel kriz oluşuyor, çünkü piyasada dolar yok. bu kriz ile finans piyasaları derinden sarsılıyor, "kriz bizi teğet geçti" cümleleri duyuluyor. fakat bu köprüden önceki son çıkış uyarısı oluyor. türkiye'nin önünde amerika gibi büyük bir örnek dururken biz durmayıp her yere beton dikmeye ve sıcak parayı yemeye devam ediyoruz. balon şişmeye devam tabi. bu arada dış politikamız yavaş yavaş daha da sapıtmaya başlıyor. 2010 mavi marmara olayı ve akabininde 2011 yılında gelen "arap baharı" ile bir anda ortadoğu medrano sirki'ne dönüşüyor. karışmayan ülke kalmamış gibi bir şey. bir yandan da abd ve rusya bastırıyor. bir gün "kardeşim" dediklerimiz öteki gün "hayın göpekkk" oluyor, biz de hıza yetişemiyoruz. yabancı yatırımcı bu çıkışlardan hoşlanmıyor. bu zamana kadar yeterince gerilmiş ve artık hükümet politikalarında bir basiretsizlik durumu sezen halk artık sesini çıkarıyor ve 2013 gezi olayları da patlıyor. "doları yükselttiniz vadan hayınnlarııı!!" gibi sesler yükseliyor, halk ile hükümet hepten karşı karşıya geliyor, akabinde orantısız müdahaleler ve kutuplaşmış bir halk kalıyor. tüm bunlar olurken nakit parada ciddi azalma yaşanıyor (doğal olarak) ve dış borç artmaya başlıyor. üretim teşviği bitme noktasına geldiğinden ihracat çakılıyor. ülkeye gelen turist sayısında azalma oluyor. türk lirası piyasayı hepten ele geçirmeye başlıyor ve enflasyon artıyor. bu sıralar megri megriler kürt açılımları falan havada uçuşuyor. ardından 1 sene içinde tüm bu barış ortamı bozuluyor ve patlamalar dönemi başlıyor. halk bile korkusundan sokağa çıkamazken turist hepten kaçıyor. yabancı yatırımcı "hmmsf bunlar daha kendi içini düzeltemiyor" diyip ufaktan vaziyet almaya başlıyor. bu arada tee 2001 sonrası her sene dağıtılan dönemdeki dolarların faizleri fed (amerika merkez bankası) tarafından "borcunuz eyice gabbardı" denerek faiz üstüne faiz arttırarak geri istenmeye başlıyor. doların önlenemez tırmanışı bu noktadan sonra kayışı koparıyor.

iç üretime daha çok değer vereceğimiz yerde biz yap-işlet-devret modeline daha bir sarılıp milyon dolarlık köprü, tünel projeleri için kolları sıvıyoruz ve bunları taahhüt ile çeşitli şirketlere veriyoruz. yani bizde para yok, bunu yapması için yabancı bir şirkete veriyoruz, o bizim yerimize yapıp bir süre işletiyor ve akabinde devlete devrediyor. fakat miktarlar muazzam. halkın cebine her ay daha çok tecavüz eden vergiler ile bu iş sürdürülmeye çalışıyor. bu ne demektir? bu işleri yapan şirketlere "bu köprüden günde 10.000 araç geçecek, geçmez de 4000 araç geçerse kalan 6000 araç için sana kendi kasamdan ödeme yapıcam" demektir. öyle de oluyor. her şey zarar etmeye başlıyor, birden bire hayatında hiç deniz görmemiş vatandaş cartcurt köprüsünden geçmeyen arabalar için eşek yüküyle vergi ödemeye başlıyor. dış politika dengesizliği de tam gaz devam ediyor, bir gün uçaklarını düşürüp artistlik kastığın adam senin domatesini tavuğunu sınırdan kovup üstüne sana vize reddini basınca "putincim özür dlrm pardon kuzenim düşürmüş .s.s.s" diyoruz. dış politikada bizim gibi çok arada kalan ve dört yanı yangın yeri ülkeler için her yöne yakın durmak aslında kötü değildir ve olması gerekendir, fakat bu şekilde bakkal yönetir gibi yönetilmesi bizi sadece kuzey kore gibi dünyaya güldürür. böyle böyle giden bir süreç ve patilerin kısıtlanması, "beni seçmezseniz yeniden seçim yaptırırım" ve "beni seçmezseniz bombalar patlayıp insanlar ölmeye devam eder" gibi akla ziyan açıklamalar ile yabancı yatırımcı hepten tırsıyor, ülkede hukuka (ergenekon, balyoz gibi davalarla perçinlenen) güven teşkil eden her şey yerle yeksan oluyor. en son olarak gelinen noktada ise dış borç allah katına ulaşmış , dışa bağımlılıkta usain bolt gibiyiz, tarım ve hayvancılık bitmiş, ar-ge desen yok, bugün ithalatı kessek 20 gün sonra 10 milyon insanın açlıktan öleceği bir vaziyetteyiz (bir örnek: katar krizi. emlak balonu denen nane de yavaş yavaş sönmeye başlıyor, inşaat piyasaları durma noktasına geliyor, işçiler çıkarılıyor, 700 bin tlye satılan daireler 1 ayda 400 bin gibi rakamları görüyor, banka faizleri yükseltmesin diye müteahhit yandaşlar hükümete baskı yapıyor, buna rağmen para gelmiyor ve dolar allah katına çıkmaya devam ediyor.

tüm bu manyaklıklar devam ederken dışa bağımlı enerji ücretleri de doğal olarak artıyor, elektrik doğalgaz benzin mazot gibi şeylere sürekli zam geliyor, sofranıza gelen meyve sebzeyi de arabalar taşıdığı için mazottaki artış herkesin bütçesini sarsıp sarsıp bir kenara atıyor. devalüasyon (liranın diğer para birimleri karşısında değer kaybetmesi) üçer beşer tırmanıyor. "benden sonrası tufan" tadındaki politikalar ve kutuplaşan halkın sadece inat uğruna bu duruma ses çıkarmaması da hepimizi batırıyor.

likidite bolluğu döneminde yapılması gereken yatırımlar ve dışa bağımlılığın azaltılması gerekirken bu paraların sadece inşaata yatırılması, dengesiz iç ve dış politikalar, bir günde geçirilen yasalar, sorgusuz sualsiz hapse atılan insanlar ve ysk'nın devlet tekeline geçmesi gibi durumlar güvensizliği perçinliyor. devletten bağımsız hareket etmesi gereken merkez bankası bile hükümetin kuklası haline gelmeye başlıyor. bundan sonra ne olacak? bir sürü felaket senaryosu yazılabilir. fakat bugün geldiğimiz nokta yukarda yazdığım ve yazmayı unuttuğum milyarlarca dengesiz etmenin bir araya gelmesi ile oluştu. ekonomik boykot gibi tarihte örnekleri başarılı bir şekilde gerçekleşmiş durumları bizim halk kitlesel olarak yapmayı beceremeyeceğinden kaderimize razı geliyoruz.

ukte : (yazar: femme)

24 mayıs 2018 10:38

2. Türkiye'de yaşayan istisnasız herkesin bir şekilde etkilendiği, özellikle de dar gelirli vatandaşların bizzat yaşadığı, ama bazı siyasetçilerin hala, "bir arkadaşımın başına gelmiş" şeklinde anlatarak hunharca varlığını inkar etmeye devam ettikleri çok vahim bir durumdur.

24 mayıs 2018 10:48 24 mayıs 2018 10:49

3. Halihazırda içinde bulunduğumuz durumdur. 

Peki Birkaç ay önce gösterilen rekor ekonomik büyümelere rağmen nasıl ilaç reçetesini eczacıya uzatırken acaba ne tutacak diye gerilmeye, haftada iki akşam dışarda yemek yerken şimdi dışarda alacağımız %50 zamlı bir şişe suyu almamak için suyumuzu çantamıza almaya, havalar daha soğumadan doğalgaz faturalarının stresini yaşamaya başladık? Şöyle açıklayayım, bizim ekonomimiz, beklenenden daha çok büyürken enflasyon rakamları artmaya başlamıştı ve bu durum görülmek istenmedi. Enflasyon iki sebepten artabilir, ya talep çok artar ve fiyatlar genel düzeyi yükselir, ya da arz çok düşer ve etiketler daha tuzlu gelmeye başlar. Veya iki unsur belli miktarda rol oynar. Bizim durumda arz düştü, yani üretim. Bu arada tüketim de azalmadı tabi. Yani ülkenin ekonomik büyümesi tüketim kaynaklı bir büyüme idi.enflasyon seçimden hemen sonra istikrarlı bir yönetim şekliyle düşürülecekti. Fakat böyle olmadı. Çünkü üretim yeterli değildi. Türkiye ağır sanayi ülkesi değil, turizmciler gerek avrupa ve rusyayla ilişkiler gerek ülke içerisindeki siyasi istikrarsız durum yüzünden iki sezondur kan ağlıyordu. Çünkü türkiye gibi bir tarım ülkesi un ithal edecek duruma geldi ki,daha önce sadece güney doğu Anadolu bölgesi üretimi yeterli ve ihracatını yapacak düzeyde artarken. Kamunun imkanları ülke içerisinde ek fayda sağlamayacak unsurlara kanalize edildi. Tüneller köprüler yapıldı vergilerle, fakat bunlar yap-işlet-devret yöntemiyle  tüzel kişilere devredildi, vatandaş vergileriyle yapılan köprülerden fahiş fiyatlarla-bakınız burası çok önemli,dolar üzerinden belirlenen fiyatlar bunlar- geçmeye mahkum edildi. İnşaat sektörü şişirildi, -tüketimi arttırmaya yönelik adımlar bunlar, yurtiçi tasarruflar desteklenmedi- şimdi birçok büyük şehirde bahsedilen, anormal konut fiyatları, patlamak üzere olan konut balonu. İnşaat sektörü şuan sanıldığından daha kötü durumda ve bu sektörde iflaslar artarsa ciddi domino etkisi yaratabilir. Artan maliyetler istihdamı azaltıcı rol oynayabilir, işten çıkarmalar kapıda bekliyor olabilir. Anlayacağınız yakın dönemde mucizevi bir düzelme çok zor, daha kötü şeyler görmezsek. kısa kısa bahsetmeye çalışırken konuyu dağınık bırakmış olabilirim. yaşadığımız sürecin belli bir etkisi olmakla brlikte sadece rahip brunson sebebiyle doların fırlamasına, fırsatçı yerli üreticinin astronomik fiyatlar belirlemesine bağlamamamız gerektiğinden bahsetmeye çalıştım. Kötümser kişiliğim sebebiyle Sözlüğün gamlı baykuşu olarak umarım bir tomar parayla temel ihtiyaçlarımızı karşılayacağımız günleri görmeyiz. çalışın, üretin, biriktirin. Yapılabilecek en makul şey bu görünüyor, ya da bilemiyorum inşallah bu tarz kolay bir yolu vardır.

1 ekim 2018 20:03

4. Az önce içi geçmiş ve porsiyon olarak da az alan bir marul bir demet taze soğan ve bir demet maydonoza 10 lira verdiren kriz. Paranın hiçbir değeri kalmadı resmen. Elime bir yerden fazladan bin lira geçiyor oo diyorum yaşadım ne çok para, sonra markete girip iki poşet ıvır zıvır alıyorumm 100 tutuyor hop gitti onda biri. Canımı sıkıyor bu iş.

25 ocak 13:54

5. kılık kıyafet, aksesuar, mobilya, teknoloji falan geçtim hadi çoğu ithal diyerek hatta etin pahalı olmasına falan bile alıştık, sebze meyve ülkesiyiz derken 100 tlden aşağı pazar alışverişi yapamıyoruz.

hani bu şu marka çok pahalı falan diyen arkadaşlar var ya o mağazalar pahalı değil, ekonomik krizde olduğumuzdan dolayı senin kullandığın para birimi o ithal malların para birimine çevrilince ç*k kadar kalıyor.

tarım bitti, üretim bitti, tüketim de düştükçe kısır bir döngü içinde kriz devam edecek. Bu kadar iş gücü ancak bu kadar kötü kullanılır, tebrikler türkiye.

25 ocak 16:58 25 ocak 16:59

6. Çocukken annemin bir şey almadan önce market, çarşı pazar dolanmasından sıkılınca beni "neden buradan almıyoruz ki?!" diye isyanlara sürükleyenin ta kendisi olduğunu iş hayatına atılınca öğrendiğim ve artık içimdeki büyümeyen çocuğu "daha şuraları da dolaşıp en ucuzunu bulmamız gerek" diyerek sakinleştirmeye çalışmama sebep olan acı gerçek.

25 ocak 19:17

7. Cocukken biber dolmasinin icini yer biberlerini birakirdim. Simdi markette 12.95 ten asagi biber goremeyince o biberler adeta bir bal bir pekmez gibi geliyor. Hissedilen kriz.

Edit: sevgili eksileyen susluler; marketler biber, patlican satmamaya karar vermis. Bal diye az demişim altin demeliymisim.

28 ocak 16:42 29 ocak 12:56

8. bugün pazarda karnabaharın eskisi gibi bütün değilde, parça parça satıldığını gördüm

karnabahar bu yahu

28 ocak 19:55

9. patlıcanın kilosunun 17 TL olmasıyla iyice hissedilendir.

29 ocak 11:05

10. Marketlerde artık biber ve patlıcan satışı olmayacakmış. Bu ne demek biliyor musunuz? Patlıcan ve biber an itibariyle halkın alım gücünü aşan gıdalar olmuştur. Havyar gibi, porçini mantarı gibi.

Yanına bile yaklaşamayacağımız gıdalar listesi korkarım ki artacak. Sessiz ve seyirci kalındıkça pek iyi şeyler beklemiyor bizleri.

29 ocak 16:29